Çeviribilimsel Araştırma ve Özgüllük

Disiplinlerarası ilişkilerden doğan çeviribilimin özerkliğinin kanıtlanmasında Niklas Luhman’ın “Sosyal Sistemler Kuramı” yol gösterici olduğu gibi, konuyla ilgili tartışmaları da sona erdirici niteliktedir. Luhman’a göre toplum birçok sistemin alaşımından oluşur. Ancak bu alaşımın bir bütünlük oluşturması sistemler arasında iletişim kurulmasına bağlıdır. Bir başka deyişle, sistemin temelini “iletişim” atar. Bu durumda çevirinin uluslararası iletişimi sağlayan bir araç olarak, kendi başına bir sistem oluşturduğu da yadsınamaz. Kuramı ayakta tutan “sistem” kavramının irdelenmesi onun işleyişiyle ilgili şu iki özelliği gözler önüne serer: sistemin doğası gereği karmaşıklığı basite indirgeyici özelliğe sahip olması; İkincisi ise, kendi içinde olduğu kadar çevresiyle de ilişkileri arasında iletişim açısından “bağlantıları” kurabilmesidir. Bu konu çeviribilim açısından irdelenecek olursa çeviribilimin varlığını sürdürmesinin birincil ve ikincil ilişkileri sürdürmesine bağlı olduğu sonucunu doğurur (krş. Vermeer 2006: 1-17; Yazıcı 2007 b: 565-571).


Buna göre çeviribilimin başka disiplinlerle birincil ve ikincil olmak üzere iki tür ilişkisi olduğu öne sürülebilir:


1. Birincil ilişkiler çeviribilimin edebiyat, dilbilim ve sosyolojiyle ilişkileridir. Bu disiplinde ortaya çıkan yeni sorunların çözümünü veya disiplinin kuramsal tabanındaki bir eksikliği farklı disiplinlerin bulgularından yola çıkarak tamamlayan ilişkilerdir (Munday, 2001: 182). Bu tür ilişkiler disiplinin temellerini kuvvetlendirmeye ve onun özerk bir bilim dalı olarak geliştirmeye yarar. Çeviribilimin kurumsal zemini, örneğin, Pierre Bourdieu’nün kültüre sosyolojik açıdan bakan kuramsal çerçevesi, çeviribilimde çevirilerin sembolik güç kazanmasında rol oynayan “eyleyenler”in mercek altına alınarak kültür politikaları, yayınevi, çevirmen kimliği, düzeltmen ve çevirilerin yaygınlaşmasını sağlayan dağıtım ağı arasındaki ilişkilerin incelenmesini gündeme getirmiştir (Wolfe, 2002: 33-37). Bu görüldüğü gibi, çevirilerin salt mekanik bir aktarım işlemiyle sınırlı olmayıp, gerçekte kültüre şekil veren sosyolojik bir olgu olduğuyla ilgili yönünün ortaya çıkmasını sağlar. Bu aynı zamanda çeviribilimin penceresini ikincil ilişkileri açısından transdisciplinary araştırmalara da açan bir yaklaşımdır.


İkincil ilişkilerden yola çıkılarak yapılan araştırma, bir bilim dalının kendi kuramsal zemininden yola çıkarak farklı disiplinlerin uygulama alanına katkıda bulunmasıdır. Bu yönüyle çeviribilimin sadece ileriye dönük olarak değil, geriye dönük araştırmalara da yer vermesi gerekir. Çeviribilim’in özel alanlardaki çevirilerin işlevselliğine katkıda bulunması, onun kendi kuramsal tabanını güçlendirmesine bağlıdır. Öte yandan ikincil ilişkilerin olduğu alanlarda bunu başarabilmesi geriye dönük olarak çeviri ürünler üzerinde yapılan betimleyici çalışmaların bulgularının kuramsal tabana kazandırılmasına bağlıdır. Bu yüzden ikincil ilişkilerin disiplinin üzerinden salt uygulama alanına yönelik ilişkiler açısından çevirilerin işlevselliğini arttırmakla sınırlı olmadığı öne sürülebilir (Kurultay 2006: 190-191). Bu açıklamalar, hem uygulama alanındaki çalışmaların kuramsal alanla ilişkisi olmadığı şeklindeki özellikle sosyal bilimler alanında hüküm süren yanlış kanıyı çürütür, hem de bilim dalının uygulama alanındaki başarısının onun kuramsal çerçevesinin sağlamlığıyla doğrudan ilişkisi olduğu savını gündeme getirir.


Çeviribilim açısından bu kuramsal tabanının salt edebiyat, linguistics ve sosyoloji alanlarıyla sınırlı olduğu anlamına gelmez; Geleceğe yönelik olarak ikincil ilişkilerinden elde edilen verilerin de alanın özgülleşmesine katkısı olacağı anlamına gelir. Bundan böyle uygulama alanında özel alan çevirileriyle ilişkilerini koruması onun giderek farklılaşan organik bir sistem olarak işlevselliğini arttırmasına yol açar, Bu şekilde farklı disiplinlerle etkileşim disiplinin autopoietic bir sisteme dönüşmesini sağlar (Vermeer 2005: 3-9).


Çeviribilimin özgül bir bilim dalı olarak kendi sistemini oluşturması da işte böyle bir sürecin ürünüdür. Çeviri etkinliğiyle ilgili birincil ilişkiler çevirmenin kendinden önceki çevirmen ve çevirilerle iletişimini okurun beklentileri doğrultusunda saptamasına, bir başka deyişle toplumda egemen olan çeviri normlarının çıkarmasına yarar. İletişimin sürmesi ya da sistemin kendi kendini üretebilmesi çeviri etkinliğiyle ilgili her kesimin beklentilerine tepki verilmesiyle doğrudan ilgili olduğundan, çeviri etkinliği bağlamında okurun beklentileri; çeviribilim bağlamında ise, toplumun pratik ihtiyaçları karşılandığı sürece bir sistemin varlığından söz edilebilir. Ancak iletişimin ya da sistemin varlığını sürdürebilmesi, bu beklentiler ve gereksinimler arasındaki karmaşık bağlantıların belirli bir sistemlilik içerisinde çözülmesiyle ilgilidir. Bir başka deyişle, sistemler karmaşıklığı saptayıp, buna uygun kuramsal çerçeveler yarattıkları ve kendi penceresinden konuşmayı başardıkları ölçüde varlıklarını sürdürebilirler.


Çeviribilim “özgüllüğü”nü sadece kendi programı ya da kendi çerçevesine bakarak kazanmamıştır; bir başka deyişle, özgüllüğünü geçmişteki çevirilere dayalı ifade veya bilgiler arasında bağlantılar kurarak kazanmadığı ortada bir gerçektir. Çeviri etkinliğinin yüz yıllarca salt yazınsal bağlamda ele alınması özgür ya da sadık çeviri tartışmalarının ötesine geçememesine neden olmuştur. Buna karşın çevre disiplinlerle iletişim kurarak kendi kuramsal çerçevesini her türlü olasılık ve olabilirliğe açık tutmasıyla birlikte “özgüllüğü”nü kazandığı öne sürülebilir (Hermans 1999: 138-144). Buradan, çeviribilimin interdisciplinary şeklindeki “tanımlayıcı özelliği”nin onun özerkliğine bir engel değil, aksine varlığını ortaya çıkaran bir unsur olarak düşünülebilir. Bir bilim dalının kendi alt konu alanlarıyla olduğu kadar çevre disiplinlerle ilişkileri arttıkça, kendi alanıyla ilgili olan sorunları saptayıp kendi iç dinamiklerinden yola çıkarak çözüm üretmeyi başardığı, bir başka deyişle de “özgüllüğü”nü kazandığı söylenebilir.


Çevre disiplinlerle ilişkilerinden ortaya çıkan sorunları problematization'ı adı verilen bu durum, gerçekte disiplinin kendi varlığını çevresindeki ilişkileri açısından sorgulayıp, ortaya çıkarması şeklinde de değerlendirilebilir. “Sorunsallaştırma” çeviribilimin özgül bir bilim dalı olarak başka disiplinlerde çeviriyle ilgili biriken sorunları saptayıp, bunları düzene sokması olarak da anlaşılabilir. Ne var ki, olasılık ve olabilirlikler yelpazesinin belirsizliği, ya da “olumsallık” durumu (contingency), bu ilişkilerin sözü edildiği şekilde durağan durumlara bağlı kalarak saptanamayacağını gösterdiği gibi, disiplinin gelişmesinin gerçekte bu belirsizlik durumunun yarattığı gerilime bağlı olduğu da öne sürülebilir. Disiplin bu gerçek karşısında başka dallarla ilişkisini sürekli sorgulayıp, bunu kendi dilinde ifade edebildiği sürece kendi kendini yenileyen özgül bir bilim dalı olma hakkını kazanır (Yazıcı 2009: 10-11).


Bu ise, “bilim”in biriken bilginin sisteme sokulması olduğu şeklindeki durağan tanımına ters düşer. Bir disiplin özerkliğini (autonomy) disiplin içi ve dışı iletişimini sürdürüp, yeni sorun alanları ve çözüm arayışlarına girdiği sürece korur. Buradan bir disiplinin varlığını sürdürebilmesinin sorun-çö- züm çiftleri arasındaki devingen ilişkilerin gerilimine bağlı olduğu da söylenebilir. Daha da açılacak olursa, çeviri metnin kaynak metinle tek tek karşılaştırılarak amacını önceden saptamadan veri toplamak yerine, önceden belirlenmiş bir çeviri sorunundan yola çıkarak veri toplamak özellikle deneysel araştırmalarda istenilen hedefe daha kısa zamanda ve bilinçli olarak varılmasını sağlar.