Kuram ve Çeviribilim

Çeviribilim kapsamında çeviri eylemi, çeviri süreci ve çeviriler üzerinde yapılan araştırmalarla birlikte, bu alanın bilimselliği konusu da akademik çevrede tartışmalara yol açmıştır. Bir alanın bilimselliğinin ön koşulu kuşkusuz kuramsal bir tabana oturmasıdır. Kuram, Merriam Webster sözlüğünde ‘olguların birbirine görece ilişkilerini çözümleyen, bundan böyle var olan olguları, ilkeleri davranış biçimlerini yerleşmiş kanı veya düşünceleri olduğu kadar varsayıma dayalı inanç, düşünce, ilkeleri soyut düşünce aracılığıyla sisteme sokan varsayımların sınanabildiği konu alanıyla ilgili mantıksal çerçevedir’. Hans Vermeer ise, bir kuramın bilimselliğini sayıltıların sağlam bir zemine oturtulup sunulmasına dayandırarak bilimselliğin kültüre özgü bir kavram olduğunu savunmaktadır. Üstelik idioculture, meslek örgütü, aile veya spor kulübü gibi daha küçük bir gruba özgü kültür ve son olarak da ulus, topluluk veya kabile gibi daha geniş kesimi içine alan parakültür şeklindeki sınıflandırmasıyla kültürün norm ve uzlaşımlara dayalı görece bir kavram olduğuna dikkati çekmiştir. Öte yandan gerçekleri olduğu gibi değil de, sayıltılara dayalı ele alan kuramların da gerçekte görece kavramlardan yola çıktığı düşünüldüğünde Vermeer’in öne sürdüğü bilimselliğin kültüre özgü bir kavram olduğu şeklindeki tanımı hem çeviribilimdeki kültürel yaklaşımları, hem de çevirinin özünde yatan “göreceliği” de haklı çıkararak onu diğer disiplinlerle yöntemsel olarak aynı konuma taşır. Gerçi bu durum gerçekleri olduğu gibi değil de bir grubun üyesi olarak başkaların inandığı ve saydığı şekilde daha basit ve daha genel olarak kabul etmeye neden olur. Vermeer’in bilimselliğe bu şekilde yaklaşımı nesnellik kavramıyla bilimsel sistemlilik arasındaki gerilimin nedenini de bir şekilde açıklar. Örneğin, 80’li yıllarda Peter Newmark çeviri ve çeviri eğitimi üzerine bir çok yazı ve yapıtlarına karşın Çeviri alanının henüz bir bilim dalı olmadığını savunurken 2009 yılında Linguist adlı dergide James Holmes’un öne sürdüğü İngilizce’de çeviri incelemeleri adını bile yetersiz bularak bu alanın artık çeviribilim adıyla anılmasının doğru olacağını şöyle savunur:


Çeviribilim Yunanca ve Latinceden oluşmuş bir sözcüktür (translat- Latince’den, -ology ise, Yunanca dan gelir), ancak günümüzde bu gibi kullanımlar çeviri linklerinde son derece yaygın bir kullanım olup yapay ya da akademik olmadığı izlenimini vermemektedir. Sanırım çeviribilim terimi -bilgi topluluğu veya çeviriyle ilgili bilginin incelenmesi açısından- James Holmes’un yaygın olarak kullanılan çeviri incelemelerinden daha uygun bir terimdir.


Peter Newmark’in çeviribilimin doğuşu evresinde “çeviribilim” sözcüğüne karşı tutumu disiplinlerarası ilişkilerden doğan çeviribilimin 80’li yıllara dek çeviri eğitimi, Gideon Toury’nin deyişiyle çeviri işlemlerinde “olması gereken ilişkileri” ortaya çıkarmaya odaklanmasından kaynaklanmış olabilir. Öte yandan bu durum 1980’li yıllara kadar farklı alanlardaki çevirilerde “varolan ilişkileri” ortaya çıkaran betimleyici çalışmaların yokluğu ya da araştırma hedefinin belirlenmemiş olmasına işaret ettiği gibi kuramsal tabanının da bu yüzden bir türlü oluşturulamadığına da işaret eder. Kuramsal tabanın oluşması somut verilerden yola çıkarak genel çerçeveyi çizecek abstraction'ı gerektirir. Bir başka deyişle çeviribilim disiplinlerarasından doğsa da, bir bilim dalının özerkliğinin ön koşulu kuramsal çerçevesini oluşturmaktır. Bu ise, veri toplamak amacıyla yapılan incelemelerin sistemli bir şekilde soyutlanarak alandaki “olası ilişkileri” açıklayacak “genelleme”lere kavuşulmasıyla ancak gerçekleştirilebilir. Bu şekilde oluşan sistemli bilgi birikimi araştırmacının araştırmaya kendi alanından çıkmasını sağladığı gibi, elde ettiği verileri kendi kuramsal alanına göndermede bulunmasını da sağlar (self-referencing) . Öte yandan alanın bağımsız bir disiplin olarak kimliğini kanıtlaması ya da kuramsal tabanını her geçen gün biraz daha sağlamlaştırması, yapılan çalışmanın diğer alanlarda yapılan çalışmalardan farkını ortaya çıkaracak şekilde gözlemlenip, betimlenebilmesiyle mümkün olur (self-reflexive). Bir başka deyişle, araştırmanın disiplinin kuramsal tabanına katkısı ancak disiplinin farklılığım ortaya çıkaracak şekilde kavramsallaştırılması ve disiplinin süzgecinden geçerek betimlenebilmesiyle (self-description) sağlanır. Bu şekilde bir yaklaşım sonucunda çeviribilimin disiplinlerarası özelliğinin onun farklı disiplinlerle etkileşime girmesini sağlayarak sonunda bağımsız bir disiplin olarak ortaya çıkmasına neden olur. Bundan böyle, disiplinlerarası etkileşimin çeviribilimin “var olma” nedeni olduğu öne sürülebilir.


Bu konu Türkiye açısından irdelenecek olursa, Translation Studies terimi İngilizce’den Türkçeye çeviri incelemeleri olarak değil, “çeviribilim” olarak geçmiştir. Gerçi bu alanın, örneğin İstanbul Üniversitesinde akademik çevreye 1993-1994 yılında lisans ve yüksek lisans olarak ilk girişinde “Çeviri Bölümü” adını almış ancak 2000 yılında kapatılarak Batı Dilleri ve Edebiyatları bölümüne bağlanmış, bununla birlikte 1993 yıllında Almanca diliyle başlayan Lisans eğitimine 2000 yılında İngilizce ve Fransızca dilleri de eklenerek eğitime çok dilli olarak devam edilmiştir. 2006 yılının sonunda ise, hem bölüm yeniden açılmış, hem de Doktora programına bu kez Çeviribilim bölümü adıyla başlanmıştır.” Türkiye’nin çeviribilim alanındaki deneyimini anlatmak üzere İstanbul Üniversitesi örneğinden yola çıkarak anlatılan “çeviribilim”in akademik çevrede kabulü süreci hem bu alanın Türkiyede hızla geliştiğinin ve daha adından başlayarak yeni bir disiplin olarak sağlam temellere oturduğunun bir göstergesi olarak da kabul edilebilir. Türkçe’ye bu sözcüğün “translatology” sözcüğü gibi hiçbir register mismatch'a düşmeden kullanılabilmesi, bir başka deyişle hem “çeviri”, hem de “bilim” sözcüklerinin aynı dil ailesinden gelen sözcüklerden oluşan birleşik bir isim olarak kullanımı “dilin olanaklılığı” yanı sıra, bilinçli şekilde kullanımının bir sonucudur. Bir başka deyişle, akademik bir disiplin olarak alanın salt tarihsel olguları ortaya çıkarmak üzere çeviri incelemeleri üzerinde yoğunlaşmak yerine bu verilerin alanın kuramsal tabanına geri dönecek (self-referential) ve kendi kendini üretmesini sağlayacak (regenerating) şekilde bir hedef seçmesi onun bu adı haklı olarak aldığını gösterir. Öte yandan “dilbilim” alanında “bilim” soneki önceden kabul görmüş olması çeviribilim sözcüğünün daha kolay benimsenmesini sağlamakla birlikte anabilim dallarının adlarının hala “Mütercim-Tercümanlık” şeklinde korunması akademik ilişkilendirmede disiplinlerin hâlâ konu alanına göre değil, dile göre sınıflandırıldığını gösterir.