Çeviribilimsel Yaklaşım

Çeviri işlemlerinde inceleme geleneksel olarak dil odaklı yaklaşımı gerektirir. Bu konuda dilbilimsel yaklaşımlar çeviri metinlerdeki dilsel öğelerin betimlenmesinde, bir başka deyişle de sorunlara tanı konulmasında yardımcı olur. Örneğin, anlambilim ve sözdizimsel alanda ortaya çıkan ilk bilgiler özellikle karşılaştırmalı çözümlemede derin ve yüzeysel yapıdaki ilişkileri sorgulayarak dilkullanımsal farklılıkları sorunsallaştırmaya yaramıştır. Bu ise, çeviribilim açısından mekanik olarak verilerin toplanmasından öteye gitmez. Bir başka deyişle, moneme'lerden yola çıkarak yapılan bir karşılaştırmanın büyük ölçekli çeviri işlemleri açısından stratejik bir önemi bulunmaz. Bununla birlikte, Sausure’ün öne sürdüğü “sistem” kavramı küçük ölçekli dilsel verileri eşsüremli ve artsüremli yöntemle ortaya çıkarmayı amaçlar. Dilsel öğelerin yatay ilişkilerinden yola çıkarak dikey eksende dilin yapısını ortaya çıkarmayı hedefleyen bu yaklaşım hiç değilse dilsel verilerin amaçsız bir şekilde tarihsel olarak toplanması yerine bir sistem içerisinde toplanıp sorgulanmasına yol açmıştır.


Bu bakış açısı dil sistemi içerisinde kapalı kaldığından çeviribilim araştırmalarının da ufkunu daraltmıştır. Öte yandan Sausure’ün synchronic ve diachronic ilişkileri bir sistem içerisinde ele alması bu ilişkilerin birbiriyle iç içeliğini ortaya çıkarmakla birlikte, bu ilişkilerin birbirinden yalıtlanmış olarak da bir sistem oluşturabileceği düşüncesi gözden kaçırılmış olabilir. Even Zohar’ın deyişiyle, eşsüremli eksendeki unsurlar arasındaki ilişkilerin içinde bir yandan da farklı düzlemlerde artsüremli ilişkilerin işlediğinin gözden kaçırılması, üstelik art ve eşsüremli ilişkilerinde kendi içerisinde de bir sistem olduğunun farkına varılmaması çeviribilimsel araştırmaların uzun süre önünü kesmiştir (Even-Zohar 1978: 287-289). Gerçi üretimsel dönüşümlü dilbilim anlayışı her ne kadar yapısalcı yaklaşımın bu durağan işleyişini “derin” ve “üst” yapı arasındaki ilişkileri daha devingen bir sürece sokarak sistemin hareketliliğine dikkati çekmek istese de, derin yapıda “dil ve düşünce” çiftinin bir “kaynaşık bir bütün” olarak ele alınması bu yaklaşımın dil sistemi içerisinde kapalı kalmasına neden olmuştur (aktaran Yazıcı 2005: 82-83). Bununla birlikte, edimbi- lim alanındaki gelişmeler “söz”ün edimsel gücünü, bir başka deyişle de söylem çözümlemeleri aracılığıyla “söz”ün sosyo-ekonomik, coğrafik, cinsiyete, toplumsal olarak sınıf ve güç ilişkileri üzerindeki etkisini ortaya çıkarmaya yaramıştır. Buna dayalı olarak dilin konu alanı (field), iletişim oluğu (mode) ve eyleyenlerin (agents) içinde bulundukları duruma göre incelenmesi,  intratextual cohesion kadar, intertextual cohesion'un da mercek altına alınmasını sağlamıştır. Temeli göstergebilime dayanan dili düşünsel, kişilerarası ya da eyleyenler arası, metinlerarası ilişkilerin etkileşim halinde olduğu göstergelerden oluşan bir sistem olarak ele alan bu bakış açısı sadece çeviri işlemleri açısından değil, çeviribilim açısından da önem taşır.


Bu hem metinleri kuran öğelerin kendi içerisindeki ilişkilerinin ele alınmasını sağlamış, hem de metnin dışında kalan ancak onu düşünsel olarak etkileyen öğelerin de metinle ilişkilerinin ele alınmasını sağlamıştır. Roman Jakobson’un diliçi, dillerarası ve göstergelerarası çeviri şeklindeki sınıflandırması da böyle bir gelişmenin sonucudur. Öte yandan göstergebilimin bir diğer etkisi de disiplinlerin diğer disiplinlerle etkileşimi konusunu gündeme getirmesidir. Örneğin, Even Zohar’m çeviriyi yazınsal çoğul dizgenin bir parçası olarak görmesi, edebiyatın metinlerden oluşan bir yığın olarak değil de, felsefe, tarih ve toplumbilimle ilişkileri olan bir alan olarak görmesi yazınsal çoğul dizgenin sınırlarını genişlettiği gibi, onu devingen bir yapıya da kavuşmasına neden olmuştur. Devingenliğin varlığın korunması ve sürdürülmesindeki önemi göz önüne alındığında yazınsal çoğul dizgede yer alan çevirilerin de öteki sistemlerle etkileşiminin önemi ortaya çıkmıştır.


Bundan böyle, çeviribilimsel araştırma Even-Zohar’ın da işaret ettiği gibi salt metin çözümlemesine dayalı olarak sürdürülemez. Özellikle Gideon Toury’nin çevirilerin “erek kültür ürünü olduğu” savından sonra bu alandaki araştırmaların çevirilerin erek kültürle ilişkilerinin ortaya çıkarılması üzerine odaklandığı söylenebilir. Daha da açılacak olursa, bu alandaki incelemelerin odağı açık ve ayrışık sistemlerin kendi içlerindeki ve aralarındaki devingen ilişkileri incelemeye kaymıştır. Bunları incelerken de inceleme odağı “çeviriler” olmak koşuluyla sadece kendi aralarındaki ilişkiler değil, öteki sistemlerle de etkileşimi inceleme konusu olmaya başlamıştır. Bir başka deyişle, çeviribilimsel araştırmaları tek yönlü değil iki yönlü araştırmalara yönlendirmiştir. Bu ise, araştırmacıların sadece kendi alanının kuramsal tabamndaki paradigmalarından değil, yukarıda da sözü edildiği gibi sosyal bilimlerin giderek bir biriyle kesişen farklı disiplinlerin kuramsal tabanındaki paradigmalarından da yararlanmalarını sağlamıştır.